Bediüzzaman Hazretlerinin Son Varisi Hüsnü Bayramoğlu Ağabey Vefat etti

mukev 491 Genel

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ

 

HÜSNÜ BAY­RAMOĞLU AĞABEY (1935 – 2021)

Hüsnü ve kardeşi Yılmaz ağabeylerin isimleri Emirdağ Lâhikasında şu şekilde geçmektedir: “Saf­ran­bo­lu’da­ki ha­lis kar­deş­le­ri­miz­den Hıf­zı’nın kü­çük med­re­se-i Nu­ri­ye­si olan ha­nesin­de­ki kü­çük ve çok ça­lış­kan ma­sum­la­rı 7 ya­şın­da Yıl­maz ve 13 ya­şın­da Hüsnü’nün ve on­lar gi­bi Nur’­­a ça­lı­şan muh­te­rem va­li­de­le­ri­nin mü­ba­rek ka­lem­le­riy­le yaz­­dık­la­rı teb­rik­le­ri­ni, umum Saf­ran­bo­lu ve Ef­lâ­ni med­re­se-i Nu­ri­ye­si na­mı­na bu Ra­ma­zan’ın bir Fir­dev­sî te­ber­rü­kü he­sa­bı­na ka­bul et­tik. Yıl­maz’ın rü­ya­sı ay­nen çık­mış.” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-I, 42)ÜSNÜ VE YIL­MAZ Bay­ram Ağa­bey­ler, Saf­ran­bo­lu kah­ra­man­la­rın­dan Ber­ber Hıf­zı Bayram’ın oğul­la­rı­dır. Hüsnü Ağa­bey 1935 do­ğum­ludur. 1949’da, daha çocuk sa­yı­la­bi­le­cek yaş­ta, Üs­tad Bediüzzaman hazretlerinin hiz­me­ti­ne gir­miş­tir. Vefatına kadar Said Nursi hazretlerinin en yakınında bulunup, O’nun ders ve terbiyesinden geçen altı büyük hizmetkârdan birisi olmuştur. Aynı zamanda Hz. Üstadın şoförlüğünü de yapmıştır. Bediüzzaman’ın va­si­yet­le­rin­de varis ve ve­kil ta­yin et­ti­ği en genç ta­le­be­si­dir. Üstad’ın beş vasiyetinde de Hüsnü ismi geçmektedir. Ri­sa­le­ler­de de Hüsnü ve Yılmaz ağa­beyler­in adlar­ı mü­tead­dit yer­ler­de zikredilmiştir.

Hüsnü Bay­ram ağa­be­yin an­lat­tı­ğı ha­tı­ra­la­rı şöy­le kay­det­tik:

Üstad-ı Nasıl Tanıdım?

“Üs­tad’la ha­tı­ra­la­rı­mız çok faz­la. O za­man­lar not tut­mak gi­bi bir im­kâ­nı­mız ol­ma­dı, zaten ha­tı­ra­lar­dan zi­yâ­de Ri­sa­le-i Nur­la­ra önem ve­ril­me­li.

“Ehl-i ima­nın za­a­fa uğ­ra­dı­ğı ve çok az in­sa­nın ima­nı, İs­lâm’ı ya­şa­dı­ğı dö­nem­de Üs­tad’ımız, Kas­ta­mo­nu’ya ne­fiy ola­rak ge­li­yor. Kas­ta­mo­nu ile Saf­ran­bo­lu ir­ti­bat­lı; bi­zim peder de Saf­ran­bo­lu’da ber­ber. Din­dar bir ber­ber ol­du­ğu için ge­len gi­den çok olu­yor, soh­bet edi­yor­lar. Bir gün bir zat, ‘Kas­ta­mo­nu’ya ve­lâ­yet sa­hi­bi, çok bü­yük bir zat gel­miş’ di­ye bah­sedi­yor. Ci­var köy­le­re ka­dar, halk ara­sın­da bu ya­yı­lı­yor. Her­kes se­na ile Üs­tad’tan bah­se­di­yor… Bi­zim Saf­ran­bo­lu da din­dar bir mem­le­ket­tir. Pe­der­le be­ra­ber bir­kaç âlim ve ho­ca Üs­tad’ı ziya­ret ede­lim, di­ye ka­rar ve­ri­yor­lar…

“Üs­tad’ı evin­de zi­ya­ret edi­yor­lar. Meh­med Fey­zi Efen­di o za­man hiz­me­tin­dey­miş. Üs­tad’ımız o va­kit o âlim ve ho­ca­la­ra di­yor ki: ‘Kar­de­şim! Bu Ri­sa­le-i Nur­lar med­re­se­nin malı­dır, si­zin bun­la­ra sa­hip çık­ma­nız la­zım, bun­la­rı oku­yun ve neş­re­din, si­zin ma­lı­nız­dır bunlar…’ Çı­kı­yor­lar dı­şa­rı…

“Bi­zim pe­der ta­ri­kat me­rak­lı­sı, el al­mak için tek­rar zi­ya­ret edi­yor Üs­tad haz­ret­le­ri­ni. Meh­med Fey­zi Efen­di di­yor ki: ‘Sen bak Üs­tad’ın ka­pı­sı­na, açık­sa gir, Üs­tad se­ni ka­bul eder.’ Pe­der ba­kı­yor, Üs­tad’ın ka­pı­sı ka­pa­lı; hür­met­le ka­pı­yı tık­la­ta­cak, fa­kat içe­ri­den ses­ler ge­li­yor, Üs­tad yük­sek ses­le ko­nu­şu­yor, içe­ri­de bir ce­ma­at var… Bek­li­yor içer­de­ki­ler çık­sın di­ye… İki-üç da­ki­ka son­ra Üs­tad ka­pı­yı açı­yor, ‘Gel ba­ka­lım, ni­ye gel­din tek­rar, otur ba­ka­lım’ di­yor. Babam ba­kı­yor içe­ri­de hiç kim­se yok. ‘Ho­cam, ben ta­ri­kat der­si al­ma­ya gel­dim, bi­zim ec­da­dı­mız ta­ri­kat­la meş­gul­dü bi­raz, sa­na in­ti­sap et­mek is­ti­yo­rum’ di­yor. Üs­tad: ‘Bak kar­de­şim! Ben 12 ta­ri­kat­tan ders ve­re­bi­li­rim, 12 ta­ri­kat­tan ders ver­me­ye me­zu­num; fa­kat za­man ta­ri­kat za­ma­nı de­ğil, ima­nı kur­tar­mak za­ma­nı­dır’ di­yor.

“Ney­se Üs­tad so­ru­yor, pe­der, ‘İki ta­ne oğ­lum var’ di­yor. Üs­tad da, ‘Sa­na ri­sa­le ve­re­ceğim, bun­la­rı ya­za­cak­sı­nız, oku­ya­cak­sı­nız, neş­re­de­cek­si­niz; si­zin ha­ne­ni­zi med­re­se-i Nu­ri­ye ka­bul edi­yo­rum. Hem se­ni, hem ai­le­ni, hem de Hüsnü ve Yıl­maz’ı ta­le­be­li­ği­me ka­bul edi­yorum’ di­yor. Se­ne 1942… Bir­kaç ta­ne, o za­man for­ma for­ma ri­sa­le­ler, Otuz Üçün­cü Söz, Yir­mi Üçün­cü Söz gi­bi ri­sa­le­ler ve­ri­yor.

“Ba­bam gel­di. Ben il­ko­kul bi­rin­ci sı­nıf­ta­yım, okul­dan ye­ni gel­miş­tim. Ba­bam bi­ze, ‘Ben böy­le bü­yük bir za­tı zi­ya­ret et­tim, si­ze se­lâ­mı var, si­ze dua et­ti, si­zi ta­nı­yor’ de­di. Bi­zim çocuk ha­li­miz­le Üs­tad ru­hu­mu­za vi­ca­hen öy­le yer­leş­ti ki… Bir de ora­dan emir ve­ri­yor. Ben o za­man ye­di ya­şın­da­yım. Yaz­ma­ya baş­la­dık, ama o za­man­lar elekt­rik yok, yok­luk için­de­yiz. Kı­sa zaman­da elif, be di­ye ba­ka ba­ka öğ­ren­dik harfleri…

SAF­RAN­BO­LU’DAN DE­NİZ­Lİ HAP­Sİ­NE Gİ­DEN TEK BA­BAM­DI

“Son­ra 1943 De­niz­li ha­di­se­le­ri zu­hur et­ti. O za­man ilk başta Saf­ran­bo­lu’dan De­niz­li’ye gi­den tek, bizim pe­der var­dı, baş­ka yo­ktu. Jan­dar­ma­lar dükkâna gel­di­ler, eve gel­di­ler. Biz ki­tap­la­rı sak­ladık.

“Üs­tad ha­pis­ten son­ra Emir­dağ’a geç­ti. Biz Üs­tad’ın ta­li­ma­tıy­la Asâ-yı Mû­sâ, Zül­fi­kâr… ya­zı­yo­ruz, san­dık için­de Üs­tad’a gön­de­ri­yo­ruz. O za­man pos­ta­­ne­de pe­de­rin bir ah­ba­bı oldu­ğu için ‘gö­rül­müş­tür’ yaz­dı­rı­yor; yok­sa ya­sak… Üs­tad’ın o lâ­hi­ka­lar­da­ki mek­tup­la­rın­da yazı­yor ya ‘ace­mi mek­tup­la­rı’ di­ye…

Hüsnü Ve Yılmaz ağabeylerin babası Hıfzı Bayramoğlu, 1969’da Hicaz’da

AF­YON HAP­Sİ­NE ÇOCUK OL­DU­ĞU­MUZ­DAN Gİ­RE­ME­DİK

“Böy­le de­vam eder­ken 1948 Af­yon hap­si ve tev­kif­leri baş­la­dı, bi­zim pe­de­ri de tev­kif et­ti­ler. Sungur Ağa­bey de o za­man Nur ta­le­be­si. Biz Üs­tad’ımı­za ve ba­ba­mı­za, ‘Bi­zi idam da­hi et­se­ler yolu­muz­dan dön­me­ye­ce­ğiz!’ di­ye per­va­sız mek­tup­lar ya­zı­yo­ruz, bi­zi de tev­kif et­sin­ler, hap­se atsın­lar di­ye… Ne­ti­ce­de bi­zi ifa­de­ye ça­ğır­dı­lar, ama çocuk ol­du­ğu­muz­dan sav­cı tev­kif et­me­di… Biz kal­dık dı­şa­rı­da… Hat­ta ‘Tan­rı ulu­dur’ di­ye ezan oku­nur­ken bah­çe­ye çı­kıp ‘Al­la­hü ek­ber’ di­ye ba­ğı­rı­yo­ruz, bi­zi bir­kaç ke­re daha ifa­de­ye ça­ğır­dı­lar, ama ne­ti­ce ola­rak hap­se yi­ne gi­reme­dik. Ne­ti­ce­de ba­bam­lar Af­yon hap­sin­den tah­li­ye olup gel­di­ler.

Ba­bam ‘Si­zi Üs­tad’a zi­ya­re­te gön­de­re­ce­ğim’ de­di. O za­man Af­yon’a gi­diş ge­liş 15-20 li­ra pa­ra. Af­yon’da bir ad­res ver­di­ler. ‘Af­yon’da Pas­ta­cı Sab­ri var, o si­zi Üs­tad’a gö­tü­rür’ de­di­ler. Tren­le gel­dik Af­yon’a Sab­ri Ağa­beye, ‘Biz Üs­tad’ı zi­ya­re­te gel­dik’ de­dik. De­di: ‘Oğ­lum! Üs­tad’ı zi­ya­ret et­mek çok zor, po­lis var.’ O za­man yı­kıl­dık, za­ten zor pa­ra bul­duk Üs­tad’ı gör­mek aş­kıy­la. Üs­tad’ı ta­nı­yo­ruz, ama daha gör­me­miş­tik. ‘Am­ca be, sen bi­ze Üs­tad’ın evi­ni gös­ter, po­lis bi­zi çe­vi­rir­se ora­dan dö­ne­lim, ama bu­ra­dan dön­mek ol­maz’ de­dim. Sab­ri am­ca ‘Ha bu olur’ de­di. Bak­tık ha­ki­ka­ten po­lis var. Eli­miz­de bir se­pet var, bak­tık po­lis biz kü­çük di­ye al­dır­mı­yor. Ka­pı­ya var­dık, ka­pı­yı çal­dık; fa­kat ka­pı açıl­mı­yor! Po­lis tam ya­nı­mı­za gel­di, o an­da Zü­be­yir Ağa­bey bi­zi içe­ri al­dı. Po­lis bel­ki iman­lı adam­dı, is­te­se bi­zi ge­ri çe­vi­re­bi­lir­di. Bu ha­di­se Üs­tad’ın Af­yon hap­sin­den bir-iki ay son­ra olu­yor, Üs­tad he­nüz Emir­dağ’a git­me­den…

“Üs­tad bi­zim al­nı­mız­dan öp­tü, ‘Ben si­ze Kas­ta­mo­nu’dan be­ri dua edi­yo­rum, evi­ni­zi med­re­se ola­rak ka­bul et­tim. Yaz­dı­ğı­nız ri­sa­le­le­ri tash­ih et­tim, çok hiz­met et­ti!’ di­ye bi­ze teşvik için il­ti­fat et­ti. Üs­tad’a pe­de­rin, va­li­de­nin, Saf­ran­bo­lu Nur ce­ma­ati­nin se­lâm­la­rı­nı söy­ledik, el­le­ri­ni öp­tük. Bir sa­at­ten faz­la kal­dık ya­nın­da, ‘Ben he­di­ye al­mı­yo­rum, ama si­zin he­diye­ni­zi ka­bul ede­ce­ğim’ de­di. Hal­bu­ki Üs­tad 10 li­ra­lık şe­ye 20 li­ra­lık kar­şı­lık ver­di. ‘Bak, bu tes­bi­hi Af­yon hap­sin­de çok çek­tim ben’ de­di. Tes­bi­hin her bir ta­ne­si gü­müş iş­le­me­liy­di. Bi­ze ‘Cey­lan daha ha­pis­te, onu da zi­ya­ret edin’ de­di. Cey­lan Ağa­bey daha o za­man ha­pis­ten çıkma­mış­tı. ‘Pe­ki Üs­tad’ım’ de­dik, eli­ni öp­tük çık­tık. Po­lis yi­ne önü­mü­ze çık­tı. ‘Ge­lin bu­ra­ya, siz ne­re­den ge­li­yor­su­nuz!’ de­di. ‘Saf­ran­bo­lu’dan’ de­dik. ‘Şim­di si­zi ka­ra­ko­la gö­tü­re­ce­ğim’ de­di. ‘Biz za­ten hap­se gir­mek is­ti­yo­ruz!’ de­yin­ce, ‘Gi­din ha­di, ba­şı­ma be­lâ ol­ma­yın!’ di­ye bi­zi sa­lıver­di. Ha­pish­ane­yi zi­ya­ret et­tik.

ÜSTAD MEVLANA HALİD’İN CÜBBESİNİN AL­TI­NA AL­DI BİZİ

“Er­te­si gün biz tek­rar Üs­tad’ın zi­ya­re­ti­ne gel­dik. Bak­tık bu se­fer baş­ka po­lis var… Biz ka­pı­yı çal­dık, ka­pı geç açıl­dı. On iki ba­sa­mak mer­di­ven var­dı. Zü­be­yir Ağa­bey yok­muş, Üs­tad ken­di­si aç­tı. Bi­ze Nur­la­rı yaz­ma­yı, oku­ma­ya de­vam et­me­mi­zi, ora­da­ki ta­le­be­le­ri­ne se­lâm söyle­me­mi­zi, dua et­me­mi­zi söy­le­di. Son­ra Mev­lâ­na Ha­lid’den in­ti­kal eden cüb­be­si var­dı sır­tında. ‘Bu­nu si­ze giy­di­re­cek­tim, fa­kat bo­yu­nuz kı­sa ol­du­ğun­dan ye­re te­mas eder, Şa­fiî ol­du­ğumdan yı­ka­mam la­zım ge­lir’ de­di. Kol­la­rı­nı aç­tı, bi­zi kol­tuk­la­rı­nın al­tı­na al­dı; bo­yu da tam gelmiş­ti. ‘Gi­y­miş gi­bi ol­du­nuz’ de­di. Biz ne ol­du­ğu­nu bil­me­sek de çocuk ol­du­ğu­muz­dan çok sevin­miş­tik…

BEN HİZ­ME­Tİ­NİZ­DE KAL­MAK İS­Tİ­YO­RUM

“On­dan son­ra­ki zi­ya­re­ti­miz­de Emir­dağ’a git­tik. Va­li­dem de var­dı, Üs­tad ha­nım­la­rı almı­yor­du ama Üs­tad uzak­tan ko­nuş­tu onun­la. 1949-50 se­ne­sin­de ben or­ta­o­ku­lu bi­tir­miş­tim. Ba­bam ba­na de­di ki: ‘Üs­tad’ın, hiz­me­ti­ne ih­ti­yaç var­mış, bak mek­tup var, gi­der mi­sin?’ ‘Gönde­rir­sen gi­de­rim’ de­dim, O za­man be­ni sağ­lık oku­lun­da okut­mak is­ti­yor­lar­dı. Ney­se ben Üs­tad’a git­tim, de­dim: ‘Be­ni si­ze ba­bam gön­der­di, hiz­me­ti­niz­de kal­mak is­ti­yo­rum.’ ‘Ben herke­si hiz­me­ti­me al­mı­yo­rum, ama se­ni ala­ca­ğım’ de­di. Daha o za­man Zü­be­yir Ağa­bey de gitme­miş hiz­me­ti­ne. İş­te böy­le­ce 1949-50’de Üs­tad’ın hiz­me­ti­ne gir­miş ol­duk…

Ahmed Aytimur, Yılmaz Bayramoğlu, Hüsnü Bayramoğlu ağabeylerin 15 Mayıs 2008 tarihinde İzmir’e geldiklerinde çektiğim fotoğraf. Solda kravatlı olan Av. Necdet Doğanata…

ÜS­TAD’IMIZ AH­LÂK VE EDEP TİM­SA­Lİ­DİR

“Üs­tad’ımız gün­de iki de­fa ye­mek yer, ga­yet az uyur, vak­ti­ni hiç boş ge­çir­mez­di. Lâ­ti­fe­si bi­le der­stir, çok şef­kat­li­dir, in­cit­me­den ede­be ria­yet eder. Sün­ne­te tam uyar, çok iba­det eder, Ri­sa­le-i Nur­la­rı de­vam­lı okur, tash­ih eder. Zi­ya­ret­çi­ler hiz­met­le alâ­ka­lı ise ka­bul eder. Ezan okun­du mu he­men na­ma­zı­nı kı­lar. Her gün kır­la­ra gi­der, bi­ze ‘Ke­yif için de­ğil, te­ma­şa için’ der­di. Ken­di ese­ri için ba­zen ‘100 ke­re,’ ba­zen ‘500 ke­re oku­yo­rum’ der­di bi­ze.

“Üs­tad çok şef­kat­li idi. Is­par­ta’da şim­di mü­ze olan ev­de ka­lı­yo­ruz… Üs­tad’ın oda­sı ayrı, bi­zim oda­mız ayrı… Gün­de beş sa­at uyu­ya­bi­li­yo­ruz. Bir gün Üs­tad ra­hat­sız­lan­mış, iki sa­at ön­ce kalk­mış; ben de o an­da uyan­mış­tım. Gör­düm ki, Üs­tad’ımız bi­zi uyan­dı­rıp ra­hat­sız etme­ye­yim, di­ye ayak­la­rı­nın ucu­na ba­sa­rak ses­siz­ce ge­zi­yor! Çok şef­kat­li idi…

ÜS­TAD’IMI­ZIN EMİR­DAĞ’DA ZE­HİR­LEN­ME­Sİ

“Bir gün içi­miz­de bü­yük bir sı­kın­tı var… Hiç böy­le ol­maz­dı. Sı­kın­tı­dan sa­baha ka­dar uyu­ya­ma­dık, ‘Üs­tad’a gi­de­lim’ de­dik, fa­kat Üs­tad o sa­at­te ya­nı­na kim­se­yi al­maz­dı. Son­ra girdik, bir bak­tık ki, Üs­tad boy­lu bo­yun­ca yer­de ya­tı­yor, hı­rıl­tı­lar çı­ka­rı­yor! Ya­nın­da­ki tes­ti kırıl­mış…

“Üs­tad bi­ze: ‘Be­ni ze­hir­le­di­ler! Ge­ce bek­çi­ye ver­dik­le­ri ze­hi­ri ye­me­ği­me at­tır­mış­lar. Su için­ce ye­re yı­kıl­dım’ de­di. Bak­tık, Üs­tad Haz­ret­le­ri ye­şil ze­hi­ri çı­kart­mış. He­men ya­ta­ğı de­ğiştir­dik. Son­ra, ‘Kal­bi­me ih­tar edil­di, bek­çi­ye ze­hir at­tır­dı­lar’ de­di. Üs­tad 15 gün ka­dar ze­hrin te­si­riy­le çok sı­kın­tı çek­ti. Çok az mik­tar­da çor­ba içe­bil­di, 20-25 gün ka­dar son­ra es­ki ha­li­ne ge­le­bil­di.

“BER­BE­ROĞ­LU BE­Nİ SEN TI­RAŞ EDE­CEK­SİN!”

“Üs­tad bir gün ba­na: ‘Ber­be­roğ­lu, be­ni sen tı­raş ede­cek­sin!’ de­di. Ba­bam ber­ber­di, fa­kat ben hiç tı­raş yap­ma­mış­tım. Üs­tad so­ğuk suy­la ken­di­si yü­zü­nü ovu­yor ve he­men tı­ra­şı­nı oluve­ri­yor­du. Son­ra Üs­tad ne­den ba­na ‘Ber­be­roğ­lu’ di­ye hi­tap et­ti di­ye en­di­şe­ye baş­la­mış­tım.

“Üs­tad’ın yü­zü­nü ov­dum, fa­kat Üs­tad ba­şı­nı kal­dır­mı­yor­du, önü­ne doğ­ru eğ­miş­ti ba­şını, ben de ya­pa­mı­yor­dum. Tit­re­me­ye baş­la­dım. Son­ra Üs­tad, ‘Ke­çe­li, sen ya­pa­mı­yor­sun!’ diye­rek us­tu­ra­yı al­dı ve ken­di­si tı­ra­şı­nı ol­du. Ba­na da: ‘Bak, sa­na bu­nun için Ber­be­roğ­lu de­dim’ di­ye­rek içim­de­ki du­y­gu­yu at­tı. Ba­na ken­di­si tı­raş ola­rak ber­ber gi­bi gö­rü­nüp, ‘Ber­be­roğ­lu’ diye­rek ‘Sen be­nim oğ­lum­sun’ de­mek is­temiş­ti…

Rİ­SA­LE-İ NUR’UN MA­NA ÂLE­MİN­DE­Kİ TE­Sİ­Rİ

“Bir gün Elâ­zığ’a Hu­lu­si Ağa­be­yi zi­ya­re­te git­tim. O za­man Elâ­zığ’da ders­ha­ne yok. Zaten o sı­ra­lar­da yal­nız Ur­fa’da, Di­yar­ba­kır’da ders­a­ne var­dı. Hu­lu­si Ağa­bey üç sa­y­fa ri­sa­le oku­du ve ‘Fa­tiha!’ de­di. Üs­tad, ‘Hu­lu­si Ri­sa­le-i Nur­la­rı ora­lar­da oku­mak­la ko­mü­nist kuv­veti­ni dur­dur­du’ der­di. De­mek bu, ma­na âle­min­de olu­yor­du. Ma­na âle­min­de atom bom­ba­sı gi­bi te­sir et­miş­ti ki ko­mü­nist­li­ği dur­dur­muş…

“Ri­sa­le-i Nur oku­mak iba­det­tir. ‘Bir sa­at te­fek­kür, bir se­ne na­fi­le iba­de­te mu­ka­bil ge­lir’ ha­dis-i şe­ri­fin­de be­lir­til­di­ği gi­bi, Ri­sa­le-i Nur­lar en bü­yük, en ha­ki­kat­li te­fek­kü­rü sağ­la­dı­ğından okun­ma­sı iba­det­tir. Mü­ba­rek ge­ce­ler­de Kur’an oku­ma­sı­nı bil­me­yen­ler Ri­sa­le-i Nur­la­rı oku­sun­lar…

“Ri­sa­le-i Nur­la­rı oku­yan­lar iman­la kab­re gi­re­cek­ler­dir. Ne­den? Çün­kü Ri­sa­le-i Nur tale­be­le­ri­ne şü­be­hat or­du­la­rı hü­cum et­se sar­sa­maz, ima­nı­nı sel­be­de­mez­ler. Üs­tad’ımız bu­nu Bi­rin­ci Şua’da bah­set­ti­ği ayet­ten çı­kar­mış­tır: ‘Ri­sa­le-i Nur oku­nan bir yer­de biz be­ra­be­riz. Üç ki­şi bi­le ol­sa biz ce­ma­at­le­yiz…’

“Ri­sa­le-i Nur­lar­da­ki tem­sil­ler ha­ki­ka­te en ya­kın mi­sal­ler­dir. Ay­nı ha­ki­kat ol­ma­yıp haki­ka­te en ya­kın mi­sal­ler­dir.

BU MİL­LET Rİ­SA­LE-İ NUR OKU­YA­RAK KUR­TU­LA­CAK

“Ba­zen ba­na so­ru­yor­lar: ‘Bu mil­let böy­le ev­ler­de ki­tap oku­ya­rak mı kur­tu­la­cak?’ Ben de di­yo­rum: ‘Evet! Öy­le kur­tu­la­cak. Şim­di­ye ka­dar ne ka­dar ce­re­yan­lar çık­tı, bi­li­yor­su­nuz, ba­kın hep­si bit­ti git­ti, ama Ri­sa­le-i Nur hiz­me­ti kat­la­na­rak de­vam edi­yor…’

“Üs­tad’ımız der­di ki:

“‘Ben ta­le­be­le­ri­mi âlem-i er­vah­ta seç­mi­şim. Kar­de­şim! Se­nin bir bel­de­de bu­lun­man, ora­da Ri­sa­le-i Nur­la­rı oku­man, gös­ter­men, o bel­de­ye be­del­dir.’

“Ri­sa­le-i Nur­la­rı de­vam­lı oku­mak, ders­le­re dai­mî ka­tıl­mak, te­sa­nü­dü mu­ha­fa­za et­mek, en mü­him esas­tır.

EM­Nİ­YE­TE “BİS­Mİ­Hİ SUB­HA­NE­HÛ” İLE BAŞ­LA­YAN Dİ­LEK­ÇE

“Ur­fa’da Em­ni­yet’e yaz­dı­ğı­mız ‘Bis­mi­hi Sub­ha­ne­hu’ ile baş­la­yan di­lek­çe­nin hi­kâ­ye­si şöy­le­dir:

Üstadımızdan Risale-i Nur’un serbest bırakılmasının bu vatana vereceği faydaları anlatan bir mektup geldi. Mektup çok hoşumuza gittiğinden dolayı, aynısını biz yazmışız gibi dilekçe olarak hazırladık ve başına da ‘Bis­mi­hu Sub­ha­ne­hu’ koyduk. Emniyet Müdürüne, Savcıya, Valiye verelim dedik. Önce Emniyet Müdürüne gittik. Müdür, okudu ‘Bis­mi­hu Sub­ha­ne­hu’… “Bu ne yahu? Siz istida yazmasını bilmiyor musunuz?” dedi. Sonra Üstadtan bizi soğutmak için bazı şeyler söyledi. Zübeyir Ağabey hemen atıldı: “Müdür bey bizi parça parça etseniz biz Bediüzzaman’dan ayrılmayız” dedi. Böyle deyince müdür tahammül edemedi, yanımızdan ayrıldı gitti. Sonra Valiye gittik. Vali yok, muavini vardı. Dilekçeye şöyle bir baktı, “Bunun bizimle alakası yok, Savcılığa verin” dedi. Gittik Savcıya…  Di­lek­çe­yi en yaş­lı­mız Zü­be­yir Ağa­bey tak­dim et­ti. Sav­cı mek­tu­bun ba­şın­da­ki ‘Bis­mi­hu Sub­ha­ne­hu’yu gö­rün­ce hay­ret­le bak­tı ve ‘Bu ne?’ di­ye sor­du. Son­ra: ‘Bun­la­rı Elâ­zığ’a gön­de­re­lim’ de­di. Me­ğer Elâ­zığ de­di­ği şey akıl has­ta­ne­siy­miş… Do­ktor iyi bir adam­mış da mâ­ni ol­du.

Savcı bizi tevkif etti ve Isparta’ya gönderdi. Bi­zi üç met­re ge­niş­li­ğin­de, iki met­re enin­de, için­den lâ­ğım akan bir oda­ya koy­dular. Ko­ku­dan ölüp git­sin­ler di­ye… Yor­ga­nın için­den ba­şı­mı­zı çı­ka­ra­mı­yor­duk. Son­ra ya­nı­mı­za suç­lu bir yüz­ba­şı koy­du­lar, adam sol­cu imiş. Me­ğer ona ‘Nur­cu­lar ora­da se­ni ke­ser­ler!’ demiş­ler. Bak­tık adam bi­zim­le hiç ko­nuş­mu­yor, kor­ku­yor­du. Biz iman Kur’an’dan bah­set­tik, iki gün son­ra ko­nuş­ma­ya baş­la­dı. Adam ra­hat­la­mış­tı. Daha son­ra ora­nın daha bü­yük ami­ri gel­di de bi­zim ha­li­mi­zi gö­rün­ce, ‘Bu ne hal! Bu­ra­da in­san ya­şar mı?’ di­ye ko­mi­se­ri azar­la­dı ve bizi baş­ka ye­re al­dırt­tı.

ÜS­TAD’IN GÜN­LÜK HA­YA­TI

“Üs­tad, ge­ce­le­ri iba­det ve ev­rad u ez­kâr­la meş­gul olur­du. Her ge­ce mut­la­ka te­hec­cü­de kal­kar, ya­zın ge­ce­ler çok kı­sa ol­sa bi­le sa­at bir­de-iki­de mut­la­ka kal­kar­dı. Za­ten gün­de bir-iki sa­at is­ti­ra­hat eder­di. Te­hec­cü­de bi­zi zor­la kal­dır­maz, ‘kalk’ de­mez­di; ama hiz­me­ti­ne bak­tı­ğımız­dan so­ba­yı ya­ka­ca­ğız, çay ya­paca­ğı­mız­dan mec­bur kal­kar­dık.

“Üs­tad’ın iki der­si var­dı: Bi­ri sa­bah, di­ğe­ri ikin­di na­ma­zın­dan son­ra… Ders de­di­ğim, bir­kaç sa­y­fa ri­sa­le oku­yor­duk. Üs­tad de­vam­lı Ri­sa­le-i Nur okur ve­ya tash­ih eder­di.

Ba­zen ‘Ben bu ri­sa­le­yi 100 de­fa oku­mu­şum, fa­kat şim­di ye­ni oku­mu­şum gi­bi is­ti­fa­de et­tim. Çün­kü ima­nın te­rak­ki­ya­tın­da bir hu­dut ol­ma­dı­ğı için, her se­fe­rin­de ayrı bir iman ha­li zu­hur edi­yor’ der­di.

“Gün­lük ha­yat ola­rak hiz­met-i ima­ni­ye ci­he­tiy­le ge­len zi­ya­ret­çi­le­ri ba­zen ya­nı­na alı­yor, ba­zen de ‘Bu­gün has­ta­yım, dı­şa­rı çık­ma­ya­ca­ğım, hiz­

#BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN SON VARİSİ HÜSNÜ BAYRAMOĞLU AĞABEY VEFAT ETTİ #vefat etti #hüsnü bayramoğlu
Paylaş:
WhatsApp