🇹🇷 Bu Osmanlı ülkesinde büyük bir parlak Nur çıkacak, Rnk Evet sırr-ı vahdet ile insan, bütün mahlukat içinde büyük bir kemal sahibi ve kâinatın en kıymettar meyvesi ve mahlukatın en nâzenini ve en mükemmeli ve zîhayatın en bahtiyarı ve en mesudu ve Hâlık-ı âlem’in muhatabı ve dostu olabilir. Hattâ bütün kemalât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvi maksatları tevhid ile bağlıdır ve sırr-ı vahdetle vücud bulur. Yoksa eğer vahdet olmazsa insan mahlukatın en bedbahtı ve mevcudatın en süflîsi ve hayvanatın en bîçaresi ve zîşuurun en hüzünlüsü ve azaplısı ve gamlısı olur. Çünkü insan nihayetsiz bir aczi ve nihayetsiz düşmanları ve hadsiz bir fakrı ve hadsiz ihtiyaçları bulunmakla beraber, mahiyeti öyle çok ve mütenevvi âlâtla ve hissiyatla teçhiz edilmiş ki yüz bin çeşit elemleri hisseder ve yüz binler tarzlarda lezzetleri zevk ederek ister. Risale-i Nur
- Dünya madem fânidir. Beşinci Mesele | Risale-i Nur [Oku Dinle] ᴴᴰ Beşinci Mesele: Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem madem لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır. Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. (Hâşiye) Bu mademler içindir ki şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntı
Hüsnü Bayramoğlu Ağabeyin Vefatının Sene-i Devriyesi Anısına #bayramoğlu #Hüsnü #risaleinur
Münâcat | Şuâlar | Risale-i Nur | Risale-i Nur [Oku Dinle] ᴴᴰ 🦉 Video Yayın Akışı ➡️ Mukaddime Giriş: (00:00) ➡️ Yâ İlahî ve yâ Rabbî!: (01:24) ➡️ Ey Vâcibü'l-vücud! Ey Vâhid-i Ehad!: (04:47) ➡️ Ey Kādir-i Mutlak!: (05:35) ➡️ Ey Mutasarrıf‑ı Faal ve ey Feyyaz‑ı Müteâl!: (07:22) ➡️ Ey Fa'alün limâ yürîd!: (08:48) ➡️ Ey arz ve semavatın Hâlık‑ı Zülcelali!: (09:43) ➡️ Ey Fâtır‑ı Kadîr! Ey Fettah‑ı Allâm! Ey Fa'al-i Hallak!: (12:01) ➡️ Ey Hâlık‑ı külli şey!: (14:41) ➡️ Ey Rabbü'l-berri ve'l-bahr!: (16:02) ➡️ Ey dağları zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelal!: (19:57) ➡️ Ey Hâlık‑ı Rahman! Ve ey Rabb-i Rahîm!: (24:31) ➡️ Ey Fâtır‑ı Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm!: (30:22) ➡️ Ey Rahmanu'r-Rahîm! Ey Sadıku'l-Va'di'l-Emin! Ey Mâlik-i Yevmi'd-din!: (34:54) ➡️ Ey Kādir-i Kayyum!: (37:17) ➡️ Yâ Rabbe'l-âlemîn! Yâ İlahe'l-evvelîne ve'l-âhirîn! Yâ Rabbe's-semavati ve'l-aradîn!: (38:17) ➡️ Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman‑ı Rahîm! Ey Sadıku'l-Va'di'l-Kerîm! Ey izzet v
- Şehidimiz tabip teğmen Hulusi elçi kardeşimizin annesi bu dersin okunmasını istemiş ve mezarında okunmuştur. - Kuzey Irakta Tabib Asteğmen olarak Askerliğini yaparken terhisine bir hafta kala ŞEHİT OLAN Van vakıflarından Bingöllü Hulusi Elçi'nin annesi Hatice Elçi, oğlunun şehadeti esnasında umredeymiş. Rüyasında Resulüllah (s.a.v) in Hulusi Elçi'yi İFTARA DAVET ETTİĞİNİ gören /duyan bir hanım kardeşin ağzından dökülen şu oluyor: Latif Ruh ince bedenle Cennete gitti Hulusim Parlak nurani bir tenle Cennete gitti Hulusim Nura olan sevdasıyla Bir kahraman edasıyla Vakıfların duasıyla Cennete gitti Hulusim Huzurda mükafat için Üstada refakat için Bize de şefaat için Cennete gitti Hulusim Resulullah davet etmiş İftara da buyur etmiş Kırmamış icabet etmiş Cennete gitti Hulusim Vakıfların sancaktarı Mahşerde de bayraktarı Hem Üstadın hizmetkarı Cennete gitti Hulusim Kuran diyor ölmemiştir Cennettedir solmamıştır Sekeratı tatmamıştır Cennete gitti Hulusim Rabbim rahmetini indir
Hikmet-i mi'rac nedir? 31. Söz / Üçüncü Esas / Risale-i Nur Elcevap: Mi'racın hikmeti o kadar yüksektir ki fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir ki akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakikatleri bilinmezse de vücudları bildirilebilir. Şöyle ki: Şu kâinatın Hâlık'ı, şu kesret tabakatında nur‑u vahdetini ve tecelli-i ehadiyetini göstermek için kesret tabakatının müntehasından tâ mebde-i vahdete bir hayt-ı ittisal suretinde bir mi'rac ile bir ferd-i mümtazı, bütün mahlukat hesabına, kendine muhatap ittihaz ederek, bütün zîşuur namına, makasıd-ı İlahiyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile âyine-i mahlukatında cemal-i sanatını, kemal-i rububiyetini müşahede etmek ve ettirmektir. Hem Sâni'-i âlem'in, âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemal ve kemali vardır. Cemal hem kemal, ikisi de mahbub‑u lizatihîdirler. Yani bizzat sevilirler. Öyle ise o cemal ve kemal sahibinin cemal ve kemaline nihayetsiz bir muh
#mirac #ahmediye #risaleinur Mi'racın Sırr-ı Lüzumu: 31. Söz / Birinci Esas / Risale-i Nur Mesela deniliyor ki: "Cenab-ı Hak اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ dir. Her şeye, her şeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her veli, kalbi içinde onunla görüşebilir. Neden dolayı velayet-i Ahmediye (asm) mi'rac gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velinin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcata muvaffak oluyor?" Elcevap: Şu sırr-ı gamızı iki temsil ile fehme takrib ediyoruz. On İkinci Söz'ün sırr-ı i'caz-ı Kur'an ve sırr-ı mi'rac hakkında olan şu iki temsili dinle: Birinci Temsil: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitabı, iltifatı vardır. Birisi: Âmî bir raiyetiyle cüz'î bir iş için hususi bir hâcete dair, has bir telefonla sohbet etmektir. Diğeri: Saltanat-ı uzma unvanıyla ve hilafet-i kübra namıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle ve evamirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla, o işlerle alâkadar bir elçisiyle
#mirac #risaleinur #islamicvideo DÖRDÜNCÜ NÜKTE "Yetmiş bin perde arkasında Cenab-ı Hakk'ı görmüş." tabiri, bu'diyet-i mekânı ifade ediyor. Halbuki Vâcibü'l-vücud mekândan münezzehtir, her şeye her şeyden daha yakındır. Bu ne demektir? Elcevap: Otuz Birinci Söz'de mufassalan, bürhanlar ile o hakikat beyan edilmiştir. Burada yalnız şu kadar deriz ki: Cenab-ı Hak bize gayet karibdir, biz ondan gayet derecede uzağız. Nasıl ki güneş, elimizdeki âyine vasıtasıyla bize gayet yakındır ve yerde her bir şeffaf şey, kendine bir nevi arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer güneşin şuuru olsaydı bizimle âyinemiz vasıtasıyla muhabere ederdi. Fakat biz ondan dört bin sene uzağız. Bilâ-teşbih velâ-temsil; Şems-i Ezelî, her şeye her şeyden daha yakındır. Çünkü Vâcibü'l-vücud'dur, mekândan münezzehtir. Hiçbir şey ona perde olamaz. Fakat her şey nihayet derecede ondan uzaktır. İşte mi'racın uzun mesafesiyle, وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ in ifade ettiği mesafesizliğin sırrıyla h
OTUZUNCU LEM’A’NIN İKİNCİ NÜKTESİ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ âyetinin bir nüktesi ve bir ism-i a’zam veyahut ism-i a’zamın altı nurundan bir nuru olan Adl isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi Eskişehir Hapishanesinde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine temsil yoluyla deriz: Şu kâinat öyle bir saraydır ki o sarayda mütemadiyen tahrip ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var ve o şehirde her vakit harp ve hicret içinde kaynayan bir memleket var ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engiz bir muvazene, bir mizan, bir tevzin hükmediyor, bilbedahe ispat eder ki bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülat ve vâridat ve masarif; her bir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek zatın mizanıyla ölçülür, tartılır. Yoksa balıklardan bir balık bin yumurtacık ile ve nebatattan haşhaş gibi bir çiçek
Filistin Davası | Filistin Yalnız değildir #rte #erdoğan #filistin
Gazze’de Acı Fotoğraflar | İnsanlık Boğuluyor
15 Temmuz Şehitleri Anma Programı - Nazım Gökçek Külliyesi
#rahim #rezzak #kerim Sebep, Yalnız Zâhirî Bir Perdedir (Risale-i Nur) YEDİNCİ SIRR-I BELÂGAT Kâh oluyor ki âyet; zâhirî sebebi, icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki sebep, yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü gayet hakîmane gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, camiddir. Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücudda müsebbebat ile muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakikatte mabeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki en büyük bir sebebin eli, en edna bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebep ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede, esma-i İlahiye birer yıldız gibi tulû eder. Matla'ları, o mesafe-i maneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semanın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Halbuki daire-i ufk‑u cibal
#hak #rab #allah İKİNCİ NÜKTE-İ BELÂGAT Kur'an, beşerin nazarına sanat-ı İlahiyenin mensucatını açar, gösterir. Sonra fezlekede o mensucatı, esma içinde tayyeder veyahut akla havale eder. Birincinin misallerinden mesela قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ İşte başta der: "Sema ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyya edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah'tan başka koca sema ve zemini iki mutî hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise şükür ona münhasırdır." İkinci fıkrada der ki: "Sizin azalarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latîf kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabb'inizdir. Sizi icad edip terbiye eden odur ki bunları size vermi
#tevhid #göz #risaleinur Sırr-ı Tevhid ( Gözü Veren Zat ) Hem o cüz'î zîhayatlarda pek zâhir bir surette anlaşılır ki onun Sâni'i, onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Âdeta o zîhayatın masnuiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir zatın manevî bir teşahhusu, bir taayyünü imana görünür. Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlukıyeti arkasında gayet aşikâr bir tarzda o manevî teşahhus, o kudsî taayyün sırr‑ı tevhid ile imanla müşahede olunur. Çünkü o teşahhus‑u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem' ve basar gibi manaların hem numuneleri insanda var, o numuneler ile onlara işaret eder. Çünkü mesela, gözü veren zat, hem gözü görür hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin. Risale-i Nur Külliyatı'ndan
Hiç mümkün müdür ki: Ölmüş, kurumuş koca arzı ihya eden ve o ihya içinde her biri beşer haşri gibi acib, üç yüz binden ziyade enva-ı mahlukatı haşir ve neşredip kudretini gösteren ve o haşir ve neşir içinde nihayet derecede karışık ve ihtilat içinde, nihayet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihata-i ilmiyesini gösteren ve bütün semavî fermanlarıyla beşerin haşrini vaad etmekle bütün ibadının enzarını saadet-i ebediyeye çeviren ve bütün mevcudatı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla azamet-i rububiyetini gösteren ve beşeri, şecere-i kâinatın en câmi' ve en nazik ve en nâzenin en nazdar en niyazdar bir meyvesi yaratıp kendine muhatap ittihaz ederek her şeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyameti getirmesin? Haşri yapmasın ve yapamasın? Beşeri ihya etmesin veya edemesin? Mahkeme-i kübrayı açamasın? Cennet ve cehennemi yaratamasın? Hâşâ ve kel
Aramanızla eşleşen video bulunamadı.
Bu video oynatılamıyor.
Orijinalini İzleBu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Daha fazla bilgi